İnsan neden kendi bedbahtlığının ve zehrinin müptelasıdır?

insan neden

 

bedbahtlık

Bizler, insanlık tarihinin başlangıç döneminden bu yana hep varlığımıza bir anlam yüklemeye çalıştık. Başımızı kaldırıp güneşe baktık, onu şahlandırdık. Ruh eşleri ve zaman kavramına ilişkin felsefi fikirlere daldık. Şimdi bugün yine sorularımız aynı. “Neden buradayız, ben kimim”. Fakat atalarımızın aksine, biz varoluşsal sorularımıza kendi cevaplarımızı formüle edebilmek için zihnimizle hiç baş başa kalmıyoruz. Bunun yerine, gücü elinde sıkıca tutanlar ( büyük bankalar ve zincir şirketler) insan psikolojisinden anlar durumdalar, bu yüzden bütün o kimlik-kişilik hususundaki sorulara karşı şöyle derin ve kapsamlı bir “inlerine iniş” operasyonu gerçekleştiriyorlar ardından bütün sorulara yanıt buluyorlar. “Bu hali almak için ne satın almalı” şeklinde biçim bulan, kim olmamız gerektiği ve nasıl hissetmemiz gerektiği konusunda verdikleri talimatlarla bizi yüksek voltta uyarıyorlar( çarpıyorlar).

Zihnimizi dağınık tutmak için, bile bile onca işe yaramaz bilgi fazlası altında eziliyor ve onlarla topa tutuluyoruz. Daima konudan konuya atlar durumdayız ve asla birbirimizi tam anlamıyla dinlemiyoruz üstelik hiçbir şekilde onların bizden talep ettikleriyle kendi talep/arzularımız arasındaki farkı ayırt edemiyoruz veya onların bize inanmamızı istedikleri ve bu doğrultuda empoze ettikleri kavramlarla, aslında tam olarak hissedip inandıklarımızın arasında olan farkı göremiyoruz. Üzerinde durup düşündüğümüz onca şeyi aslında fark edemeyişimiz varoluşumuzla çok bağıntısız bir durum. Aslında bir tür uyuşturucu gibi; başlangıçta inanmaya şartladıklarımızı elde ediyoruz (kullanmak istedim ve kullanıyorum) sonra yükseldiğimiz tepe noktasından son hızla aşağıya çekiliyoruz ve ardından bunalım çukuruna tekrardan giriyoruz ve bu boşluk öncekinden daha fazla acı verici oluyor çünkü aslında ruhumuzun buna ihtiyacı olmadığı idrakine varıyoruz. Ruhumuzun ihtiyaçlarını hiç sorgulamadan onca soruya cevap arıyoruz.

Bizler ruhsal ve duygusal olarak sömürülmüş uşaklarız. Bedbahtlığa şartlandırılmışız çünkü böyle olmamız onlar için karlı. Adeta karmaşık bir Stockholm Sendromu geliştirmişiz bütün bu sistemin içinde. Bizi üzen, yaralarımızı deşen şarkıları dinlemeyi seviyoruz… sonumuzun nereye varacağını kestiremeyişlerimizi unutmak için vücudumuzu bir tür zehirle besleyip tüm paramızı hafta sonları alışverişte kıyafete ve ayakkabıya saçıyoruz sonrasında doymak için tabağımızı yarım ekmekle sıyırır hale geliyoruz. Bize zarar veren işe yaramaz insanlara hayatlarımızda yer vermeye devam ediyoruz çünkü bu durum normal olarak nitelendiriliyor. Bizi umursamayan insanların peşine düşüp, bizi seven insanları görmezden geliyoruz. Gelip geçici insanları memnun etmek için ailemizle aramızda olan köprüleri yakıyoruz. Niteliklerimize denk düşmeyen işlere para aldığımız sürece razı geliyoruz çünkü asıl umursadığımız bize ödenen para. Herhangi bir şey gibi hissetmek için duyduğumuz o sonu gelmez ihtiyacı karşılamak için ruhlarımızı satıyoruz. Herhangi bir şey, bedbahtça bir şey!

Keyif duyduğumuz zaman, geçici bir endişe duyuyoruz. Endişenin sona ermesini beklemeden biz, duyduğumuz keyfe son veriyoruz çünkü böyle yaparak kendimizi koruduğumuzu sanıyoruz. Sanıyoruz ki, mutlu edici herhangi bir durumun varlığı mümkün değildir çünkü esasen bunu hak etmediğimize inanıyoruz. Kaçmaya başlıyoruz o müptelası olduğumuz düşkünlüğümüze doğru; öz bedbahtlığımıza… ruhumuzun ihtiyaçlarını sorgulamadan. İşte insanlık tarihinin başlangıcından bu yana sorduğumuz soruların yanıtları. Tepeden bizleri seyredenler kendinin farkında olan bireyin içindeki gücü iyi bilirler. Bundan dolayıdır ki, yalnızlığın ürkütücü olduğu öğretilmiştir bizlere. Makineler bizlere kendimizi tanıma olanağı sağlayamazlar ve yine bundan dolayıdır ki ; onlar, bizleri kendi özümüzden uzak tutmak için daha fazla yatırım yapmaktalar, yapacaklar.

Kendini keşfet, bu yapıp yapabileceğin en ala devrimci eylemdir.

 

 

KAYNAK: http://www.artparasites.com/

Ekleyen Sevde Çakmak

Çevirir, yazar.

Yorumlar